6 Şubat 2011 Pazar

Kapitalist abluka her yerde

Bedenlerinize bulaşan virüsten başınızı keserek kurtulamazsınız. Her ne kadar yolunuzu çizen doktorunuz, ağanız, paşanız, emperyalist ABD’niz, İsrail’iniz size bu yolu tavsiye ediyor, sizi bu yola sevk ediyorsa da...

Yıllardır Ortadoğu'nun kanayan yarası olan ve bir türlü çözülemeyen Filistin meselesi, bu coğrafyanın en önemli satranç taşı olma özelliğini koruyor ve Ortadoğu’ya ilişkin tüm hedeflerin yön tabelası gibi dünyanın egemen güçleri tarafından kullanılıyor. Filistin meselesi üzerinden Ortadoğu, özellikle de Arap halkları yönlendirilebiliyor, böylelikle asıl hedefler saptırılabiliyor ve asıl düşman gizlenebiliyor. Halkları sömüren, ezen, satan işbirlikçiler, Ortadoğu halkları tarafından dost zannedilebiliyor. Böylelikle her türlü kirli oyun oynanarak "sosyal adalet" algısı düşmanın da hedeflediği bir merkeze kilitlenerek hayatlarımızı, algılarımızı ve ilişkilerimizi kapitalizm denen şeytanın kucağına atıyor.



Tüm dünya kapitalistleri tarafından desteklenerek Ortadoğu’da konuşlandırıldığına ve desteklendiğine inandığım İsrail terör devletinin insani yardım taşıyan bir gemiye uluslararası sularda gerçekleştirdiği saldırının kesinlikle ülkesinin direkt çıkarlarıyla alakalı olmadığı kanısındayım. Elbette yıllardır Filistin’e uyguladığı zulümler ve ambargolar içinde geçerli bu.



İsrail’in yıllardır uyguladığı katliamların açıklanabilecek hiçbir tarafı yok. Bunu yapan ya da yaptıran ne inanç ne milliyetçilik ne de ülke çıkarları olamaz. Ortaya konulan uygulamalar ancak parayla satın alınmış bir kiralık katilin yapabileceği cinsten. Yani orada tüm dünya kapitalistleri tarafından satın alınmış bir çete var. Bu çeteyi gerektiğinde kullanmak üzere orada bulunduruyorlar.



Eğer bir insanı sömürmek istiyorsanız onu öldürerek ya da esir alarak bunu asla başaramazsınız, sömürebilmeniz için onun canlı, üretken olması gerekir, aynen bu şekilde bir toplumu sömürmenin yolu da budur. Yani hayatta kalmalı, inancının gereksinimleri, duyguları bir şekilde tatmin olmalı, o toplum karşısında bir düşman görmeli, enerjisini ona harcadığını düşünürken, ürettiğinin düşman eline geçtiğini asla fark etmemeli.



İsrail’in tüm yaptıkları özellikle de şu son gemi katliamı bunun en bariz örneği. Ülkesinin ya da inandığı kutsal değerlerin çıkarlarını düşünen bir ülke neden uluslararası sularda bir gemiye saldırsın, tüm dünyanın gözünün içine bakarak böylesi bir korsanlık örneği sergilesin? Açıkça "ben saldırgan ve katil bir ülkeyim" diyerek tüm dünyayı karşısına almayı neden göze alsın?



Şu an çok büyük bir başarı sağlamışçasına gururla ülkesine dönen, torunlarına anlatacak bir kahramanlık hikâyesini tarihlerine yazan yolcular, ülkelerinde olup bitenleri, açlıkları, çaresizlikleri, zulümleri ne kadar görebiliyorlar merak ediyorum. İsrail terör devletine lanet okuyan ağızlarından, kendi ülke yöneticilerine şükran dolu sözler çıkması o kadar anlaşılmaz ki.

Türkiye’den giden aktivistleri organize eden İHH başkanı Bülent Yıldırım ve birçok kanaat önderinin Türkiye hükümeti yöneticilerine ilişkin övgü ve şükran dolu ifadeleri tam anlamıyla bir ikilemdi. Yani siz zulüm ve haksızlıklara karşı insanları örgütleyerek dünyanın bir ucuna canlarınızı da tehlikeye atarak gidiyorsunuz, ama burnunuzun dibinde insan haklarını hiçe sayan, şovenist yaklaşımlarla ırkçılığı körükleyen, işçiyi açlığa mahkûm eden, parayı ve para kazananı yüceltip, fakir-fukarayı insan yerine dahi koymayan satılık işbirlikçilere şükran duygularınızı sunuyorsunuz. Anlamak mümkün değil. Bu ikilem tam da uluslararası arenada Ortadoğu halklarını sindirme politikasına dönüşen meselenin ulusal çaptaki yansıması gibi.

Yani birileri katliam yaparak para kazanacak, birileri de bu katliamı kınayacak, böylelikle Ortadoğu halklarının gönlünü kazanarak liderliğe soyunacak. Sonuçta olan Müslümanıyla, Hıristiyanıyla,Yahudisiyle gariban halka olacak, birileri de bundan rant devşirecek. Buna "yazıklar olsun" denir ancak… Bunu basiretsizliklerine mi vermek gerek? Yoksa... Bunun cevabını da yaşanan bu acı tecrübenin sonrasında ortaya konulacak tutum davranışlar gösterecektir.

Bugün Ortadoğu’nın tüm ülkelerinde hakların büyük çoğunluğu ciddi bir abluka altındadır. Neredeyse Filistin’dekinden farksız bir şekilde. Bu abluka gün geçtikçe büyümekte, sömürü ve zulümler artmaktadır. Kapitalist abluka tüm halkları bezdirmektedir. Çok uzağa gitmeye gerek yok, kendi ülkemizde, Türkiye’de halkın büyük çoğunluğu yoksullukla ve işsizlikle boğuşmakta, ekmek kavgası vermektedir. İşçi ve emekçilere uygulanan haksızlıklar İsrail’in yaptıklarından geri kalacak düzeyde değildir. Ülkemizin egemen yöneticileri ve tabii onları aynen dünya kapitalistlerinin İsrail çetesini kiraladıkları gibi kiralayan para babası kodamanların işlediği zulüm ve haksızlıklar İsrail’inkinden geri kalmamaktadır. İşte amaçlanan tam da budur. Hakların gözünü İsrail’in zulümlerine odaklayıp kendi yöneticilerini İsrail düşmanı zannetmelerini ve onlara aldanmalarını sağlamaktır. Kendi yöneticileri İsrail’e "one minute" çeksin, "bu da bizim 11 Eylül'ümüz" desin, "kahrolsun İsrail" desin, böylelikle halk kendi düşmanını dostu sansın, gırtlağını sıkanların elini hürmetle öpsün... Aç yatsın, aç yatmasına sebep olanın kim olduğunu göremesin.

İnanç farklılıklarını körükleyerek algılara tecavüz eden kapitalistler, Ortadoğu’daki problemlerin "inanç farklılığı"ndan kaynaklandığı yalanını Filistin- İsrail sorununu kullanarak bayraklaştırma gayreti içinde. Gerçekten de bunu çok iyi tezgâhladılar ve bu yolla halkları aldattılar. Müslümanları Yahudi düşmanı birer kapitalist, Yahudileri de Müslüman düşmanı birer kapitalist yapmayı hedeflediler ve büyük mesafe kat ettiler. Ne İsrail’in vaad edilmiş topraklar umurunda ne de Kudüs Arap ülkelerinin ya da Türkiye’nin umurunda. Ülkeleri yöneten işbirlikçi egemenler, kapitalist bakış açısının kurbanı olmuş ve daha çok kazanmak, daha fazla zengin olmak amacını güden tefecilere dönüştürülmüştür. Oysa hem Tevrat’ta hem de Kur'an’da birbirine ne kadar da benzeyen bir uyarı var.

“Dinleyin şimdi ey zenginler, başınıza gelecek felaketlerden ötürü feryat edip ağlayın. Servetiniz çürümüş, giysinizi güve yemiştir. Altınlarınız gümüşleriniz pas tutmuştur. Onların pası size karşı tanıklık edecek, etinizi ateş gibi yiyecek. Bu son çağda servetinize servet kattınız. İşte ekinlerinizi biçen işçilerin haksızca alıkoyduğunuz ücretleri size karşı haykırıyor. Orakçıların feryadı her şeye egemen Rabbin kulağına erişti. Yeryüzünde zevk ve bolluk içinde yaşadınız. Boğazlanacağınız gün için kendinizi besiye çektiniz…” (Yakup’un Mektubu: 5/Zenginlere uyarı)

“…Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanları acı bir azabın beklediğini haber ver. O gün o biriktirip yığdıkları, cehennem ateşinde kızdırılacak ve alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak. Onlara 'İşte bu bencilce biriktirip yığdıklarınız; haydi tadın bakalım' denilecek.” (Tevbe 34-35)

Tarih sürekli olarak ezenlerle ezilenlerin mücadelesine sahne olmuştur. Tüm ilahi müdahaleler ezilenlerin kurtarılması adına gerçekleşmiştir. Tüm peygamberlerin mücadelesi, zulmeden müstekbirlerin zulümlerini ortadan kaldırmaya dayalıdır. Hz. Musa, döneminin zalim yöneticisi olan Firavun’a başkaldırmış, köleliğe ve sömürüye karşı savaşmıştır, Hz. Muhammed, Mekke’nin tefeci bezirgânlarına karşı ezilen halkın adalet ve eşitlik mücadelesine önderlik etmiştir. Kısacası Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in ve tüm peygamberlerin mücadelesi, ezilen halkların kurtarılması, yeryüzünde adaletin ve eşitliğin hâkim olmasını amaçlar.

Bugün her ne kadar yapay ayrıştırmalarla asıl mesele olan ezen-ezilen çelişkisinin üzeri örtülmeye, perdelenmeye çalışılıyorsa da mesele sınıf savaşıdır, mustazaflarla-müstekbirlerin savaşıdır. Dünyayı sömürenlerle sömürülenlerin, yeryüzü imkânlarını gasp ederek zenginleşenlerle yeryüzündeki haklarından mahrum bırakılanların savaşı... Kapitalist işbirlikçiler dünyanın neresinde, hangi ırktan, hangi dinden olurlarsa olsunlar, insanları yeryüzünde sınıflara bölen müşriklerin temsilcileridirler. Tüm ezilen halkların eşitlik ve adalet adına verecekleri mücadele, zulme karşı adaletin mücadelesi, Kabil’e karşı Habil’in, Yezide karşı Hüseyin'in mücadelesini temsil edecektir. Gerisi lâf-ı güzaf...

Terörün Kaynağı: Taşeron Devlet

Bir bölgede yaşayan insanlar o bölgenin imkânlarından eşit şekilde faydalanmalı, imkân ve olanakları ellerinden alınamamalı, buna teşebbüs eden birileri olursa engellenmeli, hiç kimse aç-susuz kalmamalı, sokakta yatmamalı, güvende olmalı, şartlar dahilinde sağlık, eğitim ve kültürel imkânlardan tüm halk eşit şekilde yararlanabilmeli; işte böyle bir diyar varsa oradaki düzeni korumak ve devamını sağlamak için halkın kendini temsil ettiği bir mekanizma var olabilir.



Kısaca adalet devleti, bir toplum sözleşmesiyle, o toplumun tüm fertlerinin temsil edildiği, huzuru, adaleti, eşitliği sağlayan yurttaşlar topluluğudur.



Ancak eğer devlet denen mekanizmayı elinde bulunduranlar, birtakım insanları o coğrafyanın imkânlarından mahrum bırakarak söz konusu imkânları yandaşlarına peşkeş çeker, birilerinin halkı sömürmesine ve imkânlardan mahrum bırakmasına imkân tanır, hatta bu güruha zulmünde destek olursa, devlet devlet olmaktan çıkar, başka bir şeye dönüşür, o topraklar üzerinde sulta kurmuş, zorba, terörist bir güç unsuru olur.



Terörist devlet, halkın iradesini dikkate almayarak insanlar üzerinde baskı kuran, yaşam imkan ve olanaklarını ellerinden alan, halkı sınıflara bölerek buradan rant devşirenlerin oluşturduğu gayri meşru tasallut güçlerinin zorba yönetimidir.



Bu tür devletlerin terörle mücadeleden bahsetmeleri ve terörü yok etmeye yönelik olduğunu iddia ettikleri tüm projeler kocaman bir yalandan başka bir şey değildir (Çünkü terörün ortadan kaldırılmasının ilk şartı, öncelikle kapitalist algılarıyla halka kan kusturan yöneticilerin defolup gitmesi, ülkede sosyal adaletin yaygınlaştırılmasıdır).



Bu durumda imkânları ellerinden alınmış, haklarından mahrum bırakılmış olanların itiraz etmeleri, bu duruma karşı gelmeleri terör olarak ifade edilemez. Ancak teröre ve haksızlığa karşı bir başkaldırı ya da kapitalist devletin işlediği zulümlerin sonucu olarak ortaya çıkan karmaşa ve çatışmalar olarak tanımlanabilir. Nitekim bu insanlar esasta hakları olmayan şeyleri talep etmiyor, bilakis ellerinden alınmış olan hakların iadesi için mücadele ediyor olabilirler.



Bir ülkenin fakir, yoksul ve haklarından yoksun bırakılmışları kendilerini ne kadar vatandaş olarak hissedebilirler? Vatandaş olmak o ülkenin imkân ve olanaklarından faydalanmakla, temel hakların koruma altına alınmış olmasıyla, zaten var olan yeryüzü nimetlerinin gasp edilmesinin engellenmesini sağlayacak bir mekanizmanın varlığını hissetmekle söz konusu olabilir. Ezilen halklar, mahrum bırakılan fakir insanlar devlet denen mekanizmanın hiçbir nimetinden faydalanamamaktadır. Bu insanlar en temel insani haklarından dahi mahrum bırakılmışlardır, güvenliklerini, yaşam imkânlarını, emeklerini gasp edenler kanunlarla korunmaktadır. Oysa devlet, halkın temel hak ve ihtiyaçlarının garantisi olmalıdır. Eğer bu tür hizmetler söz konusu olacaksa devlet meşruiyet kazanabilir. Aksi halde devlet denen şey, vatandaşa hizmet eden, onun ihtiyaçlarını gideren bir mekanizma olmaktan çıkıp zenginlerin hegemonyasını destekleyen bir örgüte dönüşür, insanların imkân ve olanaklarını çalan hırsızların jandarmalığını yapmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Halkın yanında değil, halkı sömürenlerin halka karşı korunmasının garantörlüğünü yapmış olur.



Maalesef yaşamakta olduğumuz ülkeyi az bir dünyalık çıkar uğruna cehenneme çeviren, gün geçtikçe acıları, yoksullukları ve çaresizlikleri arttıran yöneticiler yönetmektedir. İçeride halkın imkânlarını gasp eden, insanları mahrum bırakarak zenginleşen parazitleri koruyan bir çeteye, dışarıda da emperyalist ABD’nin ve tüm dünya kapitalistlerinin Ortadoğu’daki taşeronluğunu yapan bir güce dönüşmüştür.



Bugün var olan kapitalist devletler olmasaydı sanırım daha adil bir düzen olurdu. Mesela patronlar bugün olduğu gibi işçiyi sömüremez, ev sahipleri kiracıların paralarını gasp edemez, bankaların faiz yoluyla halkı sömürmesi mümkün olmaz, ırkçılık bu derece körüklenmezdi. Evet, kaos ve karmaşa hakim olurdu belki ama en azından hiç kimse diğerine oranla daha özel olmaz, özel kanunlarla korunmaz, herkes eşit şartlarda olurdu.



Tüm kapitalist ülkelerin devlet düzen(sizliğ)i, zenginlerin kontrol ettiği bir zulüm ve zorbalık hegemonyasından başka bir şey değildir. Bu tür ülkelerde mülk zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlete dönüşmüş, o diyardan huzur, adalet, eşitlik, kardeşlik ve benzeri tüm erdemler göçüp gitmiştir. Huzursuzluk, zulüm, düşmanlık, kargaşa ve tüm kötülükler hüküm sürmeye başlamıştır.



Dolayısıyla devlet, zenginleri koruyan bir güç olmaktan da öte zenginlerin korunmak için kurdukları bir örgüttür ancak; çünkü kapitalist devlet, mülk sahipleriyle var olmuş, adeta ücreti kapitalist iş adamı tarafından ödenen taşeron bir terör örgütüne dönüşmüştür. Kısaca kapitalist ülkeler devlet değil, zenginlerin para karşılığında kiralamış oldukları satılık işbirlikçi, taşeron örgütlerdir.



Bu tür ülkelerde demokrasi de ancak halkı aldatma adına uydurulmuş bir yalandan öteye geçmez. Yaşam imkân ve olanakları ellerinden alınmış olan insanların fikirlerini ifade etme şansları dahi yoktur; her ne kadar varmış gibi gösterilse de. Çünkü öylesine mağdur edilmişlerdir ki, evlerine ekmek dahi götüremezler, kölece çalışmak zorunda bırakılmışlardır, borç-harç içerisindedirler. Ne kültürel olarak gelişme şansları, ne sağlıklı bir hayat, ne düzgün bir eğitim şansı verilmez onlara. Bu durumda bir devletten, adaletten, demokrasiden söz etmemiz mümkün değildir.



Devletin hiçbir olanağından faydalanamayan bu sözde vatandaşlar ordusu, devletin ihtiyaç duyduğunda kullanabileceği, potansiyel emek gücü ve potansiyel asker olmaktan başka bir şey ifade etmezler; tıpkı ihtiyaç duyulduğunda düğmesine basılacak makine ya da tetiğine basılacak silah gibi. Köleler ağalarını seçemezler, mecburen itaat edecekler, bunun karşılığında bir şey talep edemezler, efendileri isterse yemek verir isterse vermez. Genellikle de yarın işe gelebilecek takati olacak, ölmeyecek kadar verir.



Halkın büyük çoğunluğunu oluşturan ezilen ve mazlum kesimler bu konumdadır. Ne seçme hakkı vardır ne de seçilme hakkı, hele fikrini ifade etme hakkı hiç yoktur. Bu mazlum çoğunluk tamamen mustazaf-çaresiz bırakılmıştır. Siyasi arenada muhatap dahi alınmazlar; hem düşünsel açıdan -ki, bu sayede fikir üretemez, hakkını arayamaz- hem de ekonomik açıdan -ki, bu sayede en büyük derdi karnını doyurmak, hayatta kalabilmek olur.-



İnsanlara hiçbir şey vermeyeceksiniz. İnsanları yeryüzünde olan haklarından mahrum bırakacaksınız. Orada ne bir toprakları olacak ne evleri olacak ne de sigortaları olacak. Ne eğitimden faydalanacaklar ne sağlık hizmetlerinden. Ne ekmekleri ne de suları olacak. Bir de tutup bu halkı askerliğe mecbur kılacaklar; bunun adı terör değil de ne olabilir?



Benim vatanım, benim ülkem diyerek gönüllü askerlik yapılabilecek bir ülkede ne aç ne de susuz vardır, halk zulme uğramıyordur. Aç kalma ihtimali, sömürülme ihtimali yoktur; böyle bir ülkeden bahsetmek gerek.



Şimdi böyle bir ülke yok, ne yapıyor vatandaş? Doğal kaynaklardan olan suyu, elektriği parası olursa kullanabiliyor, parası olmayan hastaneye gidemiyor, okuyamıyor. Vatandaş evine ekmek götüremiyor, çocuğuna süt alamıyor, musluk suyuna ekmek doğrayarak büyütüyor çocuğunu, sonra o yavrucak büyüyünce onun imkânlarını çalarak zenginlere peşkeş çeken kapitalist devlet bana “askerlik yapacaksın” diyor. Bu terör değil de nedir? Bilakis o ülkeye askerlik yapmaktan imtina etmesi, bu ülkeye terörist devlet gözüyle bakması ve bu adaletsiz kapitalist sistemi değiştirmek için mücadele etmesi onun en doğal hakkı, en demokratik, en insani, en vicdani vazifesidir.

Zengin-erkil dönem

Zengin-erkillik, zengin otoritesine dayanan bir tür toplumsal örgütlenme düzenidir. Bu düzenin temelini zengin olanın üstünlüğü fikri oluşturur; kanunlar zenginler tarafından belirlenir, hâkimiyet para sahibi olanlarındır. Bu toplumlarda para sahibi olanlara her şeyden daha çok saygı gösterilir. Zenginin üstünlüğü ilkesi etrafında, toplumun kültürü, adetleri, inancı ve mitolojisi, insanlık düzeni ile gelişen toplumunkinden farklı bir biçim oluşturur. Kapitalist sistemin açılımının adıdır “zengin-erkil” dönem.



Dünya yüzyıllardır insanın hâkimiyetini esas alan, bazen kadın bazen erkek ama insanın hâkimiyetine dayanan toplum düzenlerine şahitlik etti. Ancak gizliden gizliye imkân ve olanakların hâkimiyetiyle var olan bu hükümranlıklar dönemi son bulmuş görünmekte. Artık insan yarattığı canavarı kontrol edebilmekten aciz bir halde maddenin hâkimiyetine boyun eğmekte.



Günümüz insanının ana hedefi, her şeyi bir kenara bırakarak olabildiğince çok para kazanmaktır. Nitekim para, insanlar arasındaki söz hakkı, siyasal erk, üstünlük, şeref vb. kazanımların tek sağlayıcısı haline gelmiştir.



Tüm üstünlükler maddi ölçülerle değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu durum aynı zamanda toplumların ahlak anlayışları için de ekonomik bir yargı oluşturmaktadır. Sonuçta insanın kişiliği ve ahlakı da para için bir araç olmaktadır. Artık ahlak ya da kişiliğin ölçüsü, elde edilen ekonomik karşılıkla değer kazanıp kaybetmektedir. Temel insan idealleri tamamen değişmektedir. Artık bu ideallerle bezenen insanımsı varlık sadece ve sadece para kazanmaya adamıştır kendini. İnsanlıktan çıkan bu yeni türün tek hedefi para kazanmak olmuştur.

Doğanın değer üreten tek varlığı olan insanın kendi elleriyle ürettiği ve özünde, yaratılmış olması itibariyle hiçbir değer üretme yeteneği olmayan maddeye bağımlılığının sebebi, işleri kolaylaştıracağı düşüncesi ile bizzat insan tarafından icat edilen paranın, artık insanın değerlerini esir alabiliyor olması hasebiyle tanrı haline gelmiş olmasıdır.

İnsan doğada değer üretebilen tek varlıktır. Ancak insan bu özelliğini doğadan bağımsız gerçekleştiremez. Yani sahip olduğu bu yetenek ancak doğa ile uyumlu -doğanın şartlarını bozmadan- olması halinde söz konusu olabilir. İnsan hayatta kalabilmek için yemek, içmek, ihtiyaç duyduğu havayı teneffüs etmek zorundadır. Aynı zamanda insan sahip olduğu en önemli özelliği icra etmek, yani değer üretebilmek için bu ihtiyaçlarını doğal şartlarda sağlıklı bir şekilde giderebilmelidir.

Özel mülkiyetin olabildiğince yaygınlaşmış olmasının sonucu olarak insan ihtiyaç duyduğu ve esasta hakkı olan bu olanaklardan mahrum bırakılmış ve asli özelliğini yitirerek metalaştırılmıştır. Günümüzde kapitalizm şeklinde biçimlenen bu zulüm ve şer sistemi, insanlık tarihi boyunca farklı ama esasta mülkü sahiplenmeyi meşrulaştıran farklı isimlerle adlandırılmıştır. İnsanın özünden koparak amacından uzaklaşmasına sebep olan bu illetin -Allah’ın mülkünü sahiplenme- insanlığı esir aldığı her dönem uyanışın ve devrimlerin oluşmasını sağlamıştır. Bu mücadelelerin devrimci öncüleri çoğu zaman peygamberler olmuştur. İnsanın bu merkezden, yani insanın varoluş özelliklerinden uzaklaştırılarak anlamsızlaştırılması, diğer metalarla bir tutularak sömürüye maruz kalması peygamberi, vahyi, kitabı, hulâsa yüce yaratıcının müdahalesini gerektirmiştir. Hiçbir olay, bireysel günahlar, ahlaksızlıklar hatta bireysel sapıklıklar bu ihtiyacı doğurmamıştır. Tüm ilahi müdahalelerin nedeni yeryüzünde birilerinin Allah’ın mülkünü gasp ederek zenginleşmesi, çoğunluğun da mustazaf-ezilen, zulme uğrayan- durumuna düşmesi olmuştur.

Yeryüzünde işlenen tüm adaletsizliklerin, eşitsizliklerin, ahlaksızlıkların, sapıklıkların ve hatta çoğu hastalıkların ve ölümlerin tek sorumlusu kapitalizmdir. Sınırsız özel mülkiyetin meşru sayılmasıdır. Tüm kötülüklerin anası kapitalizmin yegâne sorumlusu zenginlerdir. Tüm suçların, tüm ahlaksızlıkların, sapıklıkların, hastalıkların, açlığın, sefaletin, çaresizliğin vb. bütün acıların suçluları ihtiyaçlarından fazla mülk edinerek diğer tüm insanları Allah’ın arzındaki imkânlardan mahrum bırakanlardır. İşte bu sebeple zenginler başlı başına tüm ahlaksızlıkların ve günahların birinci sorumlusudur.

Kapitalistler aşağılık düzenlerini korumak adına tüm imkânlarını seferber ederler. Hiçbir değer, inanç ya da duygu onları etkilemez. Tüm inançları, duygu ve değerleri tanrılaştırdıkları para uğruna istismar eder, bunda hiçbir beis görmezler. Çünkü karşılığını doğrudan burada hemen yarın tanrılarından alacaklarına inanırlar; para kazanarak. Bunu yapmadıkları takdirde tanrıları olan paraya ihanet etmiş olurlar ve onu başkalarıyla paylaşmak zorunda kalırlar. İstismarda asla sınır tanımazlar, gerektiğinde en iyi dindardan daha dindar, gerektiğinde en büyük yardımsever, gerektiğinde en büyük sosyalistten daha sosyalisttirler…

Ardı arkası kesilmeyen bir tüketim, inancı, vicdanı, fikirleri, insanlığı tüketir. Nereye kadar devam edecek, insanlığı imha ne kadar daha sürecek bilinmez. Ama tarih bu dersi bir kez daha hem de çok yakında vereceğe benziyor mülke kul olmuş, parayla var olan bu asalak insanımsı yaratıklara.

İhtiyacından fazla mülke el koymuş olanların suçların kaynağı olduğu gerçeği artık inkâr edilemez durumda hissedilmektedir.

Siyaset: En büyük rant-getirim kapısına, hırsızların iştahını kabartan bir arenaya, toplumlara hizmet etmesi gereken makamlar da artık sadece zenginleşme aracına dönüştü.

Ahlak: Eğer parasız bırakmıyorsa, para getiriyorsa her şeyi meşru sayan bir ahlak algısını yaygınlaştırdı. Zenginleşmiş ahlaksızları şerefli, parasız ama dürüst, ahlaklı insanlarımızı değersiz kıldı.

Din: Dini ya da din adamlığını bir geçim kaynağına çevirdi, bunu yaptı ki, kendi ahırında yemlenen işbirlikçiler yaratabilsin.

Bilim: Para getiriyorsa değerli, ama insana, adalete, eşitliğe hizmet ediyorsa değersiz ve gereksiz görülmeye başlandı.

Sanayi, ticaret: Ücretli kölelerin sömürü aracı, yıpranan bedenlerin katili, semiz hale gelen para babası hırsızlar yaratan keşmekeş...

Ulusal kimlik: Farklılıkları sorun haline getir, insanları düşman yap, onlar kavga ederken sen onların kanını em, bunu mesele yap ki, zavallı halk işin aslını asla anlamasın.

Dostluk, kardeşlik, arkadaşlık: Tüm ilişkileri çıkar ve menfaate kurban ettiler, kaldı mı insani ilişkiler, bıraktılar mı paranın kulları?

Yalan: En büyük yalan, tüm bunların ortadan kalktığı, eşit, adil ve özgür bir dünyanın mümkün olmadığı yalanıdır. Bu mümkün, ama eğer siz yok olursanız bu mümkün. Bunu da en iyi onlar biliyor, yani bu yalanı uydurarak varlıklarını ve sömürülerini devam ettirmek isteyenler. Onların bu yalanını yüce yaratıcı suratlarına adeta tokat gibi çarpıyor:

“Allah söz veriyor; iman edip iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanlar önceki çağlarda örneği görüldüğü gibi yeryüzünün egemenliğine gelecek! Onlar için razı olunan din güçlenecek; korku yerini güvene bırakacak...” (Nur: 55)

Mesele zenginlik ve yoksulluğun olmadığı bir dünya kurmaktır. Ve böyle bir dünyayı kurmanın hayal olduğu söylemi, algıları felce uğratan kocaman bir yalandır.

Referandum aldatmacası

12 Eylül’le hesaplaşma mı, yoksa tıkanmakta olan sistemin çarklarını yenileyerek sürecin önünü açmak mı? Egemen güçlerin, ezilen ve zulme uğrayan toplulukları daha fazla, biraz daha fazla sömürebilmeleri aslında böyle mümkün oluyor.



Zulüm, sömürü ve adaletsizliklerin temeli ekonomik ve siyasi alanda güç odaklarının oluşmasına zemin hazırlayan, buna imkân tanıyan, sınırlandırılmamış mülkiyet/güç kaynaklarıdır.



Ancak bu hakikat sürekli yenilenen siyasi ayak oyunları ve yapay tefrikalar yaratma yoluyla perdelenmektedir. Asıl amaç asla halkın huzuru ve mutluluğu olmamış, güç odaklarının baskı ve sömürü araçlarını kullanılabilir ve uygulanabilir zeminlere taşımak olmuştur, olmaktadır.



Siyasi ve ekonomik alanda gücü eline geçirenlerin rahatlıkla değiştirebildiği uyduruk bir anayasa ile insanlık felç edilirken, yine bu anayasayı algıları felce uğratılmış mazlum bir halk kitlesine onaylattırma (evet ya da hayır) çabası, bu sistemin ömrünü uzatmaya, halkı açlık, çaresizlik ve ezilmişlikle baş başa bırakmaya ve gayri meşru zulüm sistemini bir kez daha meşrulaştırmaya dayalıdır.



Bu meşrulaştırma çabası “ağza bir parça bal çalmak” deyimiyle özetlenebilir. Bu, dünya nimetleri gasp edilip rızkı (siyasi, iktisadi, itikadi, insani neyi varsa) elinden alınarak yoksun bırakılmış bir halka, “isyan etmemeye, sesini çıkarmamaya devam et, çaldığım imkânlarından-haklarından birkaçını iade ettiğimi düşünmeni sağlayacağım” demekten başka bir şey değildir. Oysa insanca yaşama olanakları ellerinden alınmış mazlum halkların hakları, o toplumu sindiren zorba güçlerin lutfuyla asla geri alınamaz. Bir halk, tağutun (gücü eline geçirerek zulmeden despot, zalim, azgın sistemlerin) önüne koyduğu yöntemleri kullanarak asla sömürü zincirlerini kıramaz. Zorba sistem, referandumu kendi bekası doğrultusunda halkı uyuşturma aracı olarak kullanıyor.



Gündemde olan referandum oylaması da tamamen bu nitelikte. Nitekim yıllardır sürüp giden baskı, adaletsizlik ve fakirlik sorunlarına değinilmemekte, bu problemler adeta yok sayılmaktadır (esasta meşrulaştırma çabası da bununla alakalıdır). Halkın siyasi ve ekonomik problemlerine pozitif hiçbir katkı sağlamayan, ancak demokrasi ve adaletin yaygınlaşacağı, baskıların sona ereceği yalanlarıyla, içi boş ama dışı parlatılmış bu değişiklikler, olası muhtemel kazanımların da önünü tıkamakta, insanlığın Adalet Devleti hedefini öteleyerek zulüm ve şer odaklarına nefes aldırmaktadır.



Gücü eline geçirerek zulmeden despot, azgın sistemler, sahneye çıkardıkları oyuncuların rollerini halkın nabzıyla dengeler, yeri geldiğinde de söz konusu oyuncuların rollerine son verir, halkın onaylayacağı ama esasta zulüm sistemine hizmet eden yeni uşaklar devşirir. Anayasalar da böyledir, işlev görmez hale geldiğinde yeni boyalarla bezenir, sözde halka, esasta ise egemenlere hizmet eder.



Adaletin yaygınlaşması, darbelerin önünün kesilmesi, eşit hakların söz konusu olması ancak mülkiyetin sınırlandırılması ve özgürlüklerin önünün açılması ile mümkün olabilir. Ancak bu uygulamalar güç odaklarının oluşmasını engelleyebilir. Aksi halde mülkiyetin sınırlamayan her anayasa gücü eline geçirecek muhtemel şer odaklarının darbelerine zemin hazırlayacaktır. Mülkiyeti sınırlandırmayan her anayasa, kaçınılmaz olarak oluşacak olan güçlüler sınıfı için zulümlerine dayanak olacak bir kalkana, yine oluşması kaçınılmaz olan mazlum sınıflar için ise boyun eğdiren, açlığa, çaresizliğe, umutsuzluğa sebep olan bir boyunduruğa dönüşür. Doğal olarak zenginleşmeye-fakirleşmeye imkân tanıyan hiçbir anayasa asla meşru olamaz; aksine halkın sırtında kambur, egemenlerin elinde silaha dönüşür.



Karnı tok, sırtı pek soytarıların, karnı aç, çaresiz, kira zulmü altında ezilen, asgari ücretle köleliğe mahkûm edilen mazlum halkın sorunlarına çözüm üretmeleri düşünülemez. Böyle bir beklentiye girmek ancak felç edilmiş bir zihnin ürünü olabilir ki, algıları felce uğratma operasyonlarının baş sorumluları da halkın toprağına, üretim araçlarına, tüm imkân ve olanaklarına el koyan iktisadi zorbalardır.



12 Eylül’de gerçekleşecek olan referandum, sistemin yenilenmesi ve cilalanarak restore edilmesini amaçlıyor. Hak ve özgürlükler adına hiçbir değeri yok. Referandum sonrası olası değişiklikler, mevcut durumu değiştirmeyecektir.



Kısacası “EVET” sadece değişikliklerin değil, değişiklikler sonrasında ortaya çıkacak genel durumun onaylanması, “HAYIR” ise -bazı devrimci kesimler tarafından her ne kadar bu oyuna gelmeme amacıyla kullanıyor olsa da- var olan uyduruk anayasanın onaylanması şeklinde okunacaktır. Dolayısıyla iki şekilde de egemenlerin çıkarına hizmet edilmiş olacak ve sömürü devam edecek. Açlar açlıklarıyla, çaresizler de çaresizlikleriyle baş başa kalacaklar.



Anayasaya gelince; elbette değişmeli, ama cilalayarak değil, adaletsizliği ve her türlü eşitsizliği ortadan kaldıracak olan bir değişimle. Yeni anayasa zenginlere ve güç odaklarına değil, tüm halkın çıkarlarına hizmet etmelidir. Öyle ki, hiç kimse aç-susuz, evsiz-barksız kalmamalı, hiçbir halk diğer bir halk üzerinde sulta kuramamalı, eşit, adil ve özgür bir dünyanın önü açılmalıdır.

İnsanlık dini: İslam

Özgürlük ve adalet çağrısının, sömürüyü meşrulaştırma dinine dönüştürülmesi



Din, bu sayede egemenlerin sistemini ayakta tutacak, destekleyecek, bir argümana dönüştürülmüş, süreç içerisinde halkın vicdanına, geleneklerine, değer yargılarına hükmeder hale getirilerek toplumsal felce sebep olmuştur.



Yeryüzündeki adaletsizlik ve zulümlerin ortadan kaldırılma mücadelesinin, eşitliği, özgürlükleri yayma ve tüm insanlığın kurtuluşu için mazlumların feryat çığlığı olan Muhammedî mesaj, tarihte ortaya konan kısmi devrimci mücadelelerden sonra, süreç içerisinde insanlığın kurtuluşu davasından uzaklaştırılarak, asıl hedefinin zıddı istikametinde konuşlandırılmış ve bu haliyle algılanmasına sebebiyet vermiştir. Bu yozlaşmanın mimarları da maalesef sözde İslam devletlerinin Müslüman olduğunu iddia eden halife, sultan ve padişahları olmuştur.



Mazlumun feryadının sesi, ezilenlerin isyan çığlığı olan İslam dini, yüzlerce yıllık ihanetler sonucunda özünden uzaklaştırılarak toplumları uyuşturan bir inanışa dönüştürülmüş; adalet, eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve mutluluk kaynağı olmaktan çıkarılarak, yaşanan adaletsizliklerin, zulümlerin ve her türlü sömürünün meşrulaştırma aracı olarak kullanılır hale getirilmiştir.



Egemen güçlerin saltanatlarını korumalarının ve zulümlerini sürdürebilmelerinin İslam’a rağmen olamayacağından dolayı, İslam dini yorum ve tevil yoluyla tahrife uğratılarak özünden uzaklaştırılmıştır.



Tahribata uğratılan din, bu sayede egemenlerin sistemini ayakta tutacak, destekleyecek, bir argümana dönüştürülmüş, süreç içerisinde halkın vicdanına, geleneklerine, değer yargılarına hükmeder hale getirilerek toplumsal felce sebep olmuştur. Toplumlara aşırı dozda enjekte edilen bu yanlış algılar, eşitsizlik ve mahrumiyetlerin meşrulaştırılmasına sebep olurken, zulüm ve haksızlıklara başkaldırının ise ilahi mukadderata isyan olarak algılanmasını sağlamıştır. Sözü edilen unsurlar, yaşanan tüm adaletsizliklerin -zengin- fakir, işçi-patron, güçlü-zayıf vb.- toplumları sınıflara bölen etkenlerin Allah’tan olduğu yalanını bayraklaştırarak, mülk ve iktidar hırsıyla ortaya koydukları haksızlıkların sorumluluğunu yüce Allah’a fatura edecek kadar alçalmışlardır. Toplumları felç eden, toplumsal adaletsizliklere zemin hazırlayarak insanlığı hayattan koparan bu metafizik algılar sonucunda halk, zulüm ve adaletsizliklere karşı tepkisizleştirilmiş, sömürü ve benzeri tüm adaletsizliklerin kaynağının ilahi irade olduğunu zannederek boyun eğer hale getirilmiştir. Hani derler ya “zengini zengin, fakiri de fakir eden Allah’tır”; Oysa bunun böyle olmadığı Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtilmektedir. Bu ayete işaretle İmam Ali’nin açıklaması, gerçekleri göz önüne sermektedir.



“Fitne ve sınama vakitlerinde bilgisizliğe kapılıp mal, evlat sahibi olmanızı Allah’ın rızasına, zengin olmanızı onun lütfuna, yoksulluğa düşmenizi onun kahrına vermeyin. Çünkü noksan sıfatlardan münezzeh yüce Allah -Sanıyorlar mı ki onlara mal ve evlat vererek mükâfatlandırmadayız, yardım etmedeyiz onlara? Hayır, anlamıyorlar (Mü’minun, 55-56)- buyurmuşlardır” (Nehcü’l Belağa-Kaasia hutbesi)



Böyle zamanlarda gerçekleşen itirazlar, din kalkanıyla bertaraf edilmeye çalışılmış; zulme, haksızlıklara ve eşitsizliklere karşı ortaya konan devrimci mücadeleler, esasta dinsizliğe (haksızlığa, adaletsizliğe) karşı iken, “din karşıtı” olarak sunulup halkın desteğinden mahrum bırakılma çabasıyla karşılaşmıştır, karşılaşmaktadır. Aslında tarih tekerrür etmekte sahne yeniden perdelenmektedir.



“Peygamberler de her zaman bu taşlaşmış ve sapık din anlayışı ile insanlığa, halka karşı olan din ile, şirk ile, tağuta tapıcılık dini ile savaştılar, putları ve şirk dininin bütün alametlerini ortadan kaldırmakla, kılıf uydurucu ve uyuşturucu dini de yok etmeye çalıştılar. Bu da gelecekte ve dün, tarih boyunca, hak dinini izleyen bütün insanların görevidir.” (Dine Karşı Din s.73-Ali Şeriati)



İbrahim peygamber yaşadığı çağda, döneminin egemenlerinin dinini baltasıyla parçalayıp yerle bir ettiğinde, o dönemde hâkim olan dinin bekçiliğini yapan Firavun, halkına:



“Şüphesiz ben (Musa’nın) sizin dininizi değiştirmesinden korkuyorum” (Mü’min/26) demiştir.



Musa, Firavun’a Allah’ın varlığını, birliğini ispat etmek, Firavun’u dindar kılmak için değil, onun kahrolası zulüm sistemini-statüko dinini yerle bir etmek için gelmiştir.



Muhammed, Mekkeli tefeci bezirgânların düzenini yok etmiş, toplumsal adaletsizliklere savaş açarak köleleri ezilmişlikten kurtarmıştır. Mekke’yi paralarıyla halkın üzerine sulta kuran zenginlerden arındırarak eşit ve sınıfsız bir toplum inşa etmiştir.



Sömürüye isyan, adalete ve özgürlüğe teslimiyet dini: İslam



Peygamber’in vefatından Osmanlı’nın çöküşüne kadar yaşanan iktidar mücadelelerinin eseri, tahrif edilmiş din olgusu olmuştur. Günümüzde İslami parti ve cemaatlerin birçoğunun itikadi, siyasi ve içtimai temelleri bu mirasa dayanmaktadır. Bu mirası reddetmeden Muhammedî mesajı anlamak imkânsızdır.



İslam dini zulmetmeyi yasakladığı gibi, zulme rıza göstermeyi de yasaklar. Müslüman, tüm varlığın tekâmülüne (gelişmesine) engel olan faktörlerle mücadele eden, insanların özgürlüklerine engel olan her türlü baskı ve dayatmalara karşı adaleti savunan ve yaşayan bireydir.



İslam dini dinlerden bir din değil, tüm erdemleri kuşatan evrensel bir hayat biçimidir. İnsanlar arasındaki farklı teolojik inanç biçimi ya da felsefi anlayışlar onların Müslüman olmalarına engel değildir. Müslüman olabilmenin engeli, toplumsal hayatta insanlığın faydası yerine toplumların sınıflara bölünmesine (şirke) sebep olan fillerde bulunmak ya da bu fiillere tepkisiz kalmaktır.



“Sizin koşuşturmanız çeşit çeşittir.

Oysa kim malından harcar, Allah (toplum-kamu) bilinciyle yaşar

Ve güzellik namına ne varsa desteklerse

Biz ona cenneti kolaylaştıracağız.

Her kim de cimrilik eder, kendisini yeterli görür

Ve güzellik namına ne varsa hoyratça reddederse

Ona da cehennemi kolaylaştıracağız.” (Leyl, 4-10)



Yeryüzünde adalet, eşitlik, toplumsal huzur, barış, kardeşlik, paylaşma, özgürlük vb. düşüncelerle hayatını şekillendiren ve bu doğrultuda yaşam süren, fakat bununla birlikte farklı din ve ideolojilerle kendini ifade eden birçok kişi vardır. Bu düşünceleri pratik hayatına yansıtan her birey selamete ermiş ve Müslümanlarla aynı safta yer almıştır. Asıl itibarıyla kendini ifade ettiği tanım farklı olsa da yol ve hedefte birleşmişlerdir.



“İslam öyle bir dindir ki, özgürlük isteyen her insanın ödev ve sorumluluğu bu dinin peygamberlerinin görevi ile uyumludur, aynı yöndedir.” (Dine karşı din, s. 69-Ali Şeriati)



İslam dininin insana kazandırmayı amaçladığı duygular, insan sevgisi, tüm varlığın acılarına ortak olma, eşitsizliklerin ortadan kaldırılması isteğidir. Bu duygular özgürlüğün yaygınlaşmasını mümkün kılarak insanlığın tekâmülünü sağlar.



“Çünkü din her şeyden önce ötekini düşünmek, duyarlı olmak, karşılıklı yardımlaşma içine girmek demektir... Dinin esası ve özü, sosyal yaşamdan, insanlara faydalı olmaktan, iyiliği yaymaktan, erdemli ve dürüst yaşamaktan, ekmeğini-aşını olmayanla bölüşmekten, paylaşmaktan geçer” (Yaşayan Kur’an, R. İhsan Eliaçık, s. 81)



Sosyal hayatta hiçbir karşılığı olmaksızın sözde kendisini Müslüman olarak ifade edenlere gelince, bunun hiçbir geçerliliği ve faydası yoktur. Müslüman olabilmek için İslam dininin hak din olduğunu kabul etmek, Müslüman ismiyle anılmak, namaz, oruç ve benzeri ritüelleri yerine getirmek yeterli değildir.



“O namaz kılanların vay haline!

O kuru kuruya yatıp kalkanların vay haline!

Çünkü gösteriş yapıyorlar.” (Maun, 4-6)



Yaşam biçimini adalete ve tevhide göre şekillendirmeyenler İslam’da dâhil hangi isimle kendilerini adlandırırlarsa adlandırsınlar asla bu dairenin içine giremezler. Sözle “Müslüman oldum, Muhammed’in peygamberliğini, Allah’ın kitabını kabul ettim” demenin hiçbir karşılığının olmadığı aşikârdır. Nitekim tarihte zalim halifeler, saltanat peşinde koşan sultanlar, insanları açlığa ve çaresizliğe mahkûm eden padişahlar da rahatlıkla bunu dillendiriyorlardı. Hatta dillendirmekle kalmıyor tüm ritüelleri de gerçekleştiriyorlardı. Günümüzde insanları köle misali çalıştırarak onların sırtından geçinen patronlar, zulüm sistemine önderlik eden yöneticiler, Karunlaşmış iş adamları ve bizzat şirkin temelini oluşturan sermaye dahi “Müslüman’ım” diyebiliyor, namaz kılıyor, başını örtüyor ve “yeşil sermaye” adıyla anılabiliyor (Aynen tarihte “Eğer ayakta kalmayacaksa Muhammed’in dini, alın kılıçlar paramparça edin bedenimi” diyen Hüseyin’i Kerbela’da hunharca şehit eden Yezit ve ordusu gibi).



Toplumun haklarını hiçe sayan, ihtiyacından fazla mülke el koyarak zenginleşen, diğer insanlardan üstün olmaya çalışan, güç-sermaye yığan, diğer varlıklar üzerinde otorite kurmaya çalışan bu kimseler, bireysel çıkarlarını İslam’a tercih etmişlerdir. Toplumsal kurtuluşu, bireysel menfaatleri uğruna feda etmişlerdir, (az bir dünyalık uğruna ahiretlerini heba etmişlerdir), dolayısıyla Müslüman olmaktan bahsedemezler.



Adalet ve Özgürlük çağrısı: Tevhid



Müslüman, hayatın can damarlarına müdahalede bulunarak bu damarları felce uğratmaz, toplumun ekonomik ve sosyal haklarını gözetir, yaşamı daha da yaşanılabilir kılmaya çalışır, tüm insanlığın mutluluğu, refahı, özgürlüğü için mücadele eder, tüm adaletsizliklerin ve eşitsizliklerin ortadan kalktığı kardeşçe bir dünya kurmanın yollarını arar.



İslam’ın temel ilkesi Tevhid’tir. Tevhid’in yaşanılabilirliği ise kesinlikle ve kesinlikle adaletin-eşitliğin uygulanabilirliği ile mümkündür. Dolayısıyla Tevhid ve adalet ilkesi birbirinden kopuk düşünülemez.



Tevhid-la ilahe illallah, yani görülebilir hiçbir otorite tanımamak-hiç kimse üzerinde otorite oluşturmamak, hiçbir baskıya boyun eğmemek-hiçbir baskı uygulamamak, asla özgürlükleri kısıtlamamak-asla özgürlüğünün kısıtlamasına izin vermemek, asla zulüm etmemek-hiçbir zulme boyun eğmemektir (bunları kabul etmek değil, bunları yaşamaktır!).



Bu temel ilkeyi hayatının merkezine yerleştirerek pratik yaşantısında uygulayan her insan Tevhid sancağının altındadır. Nitekim insanın doğaya, hayata ve tüm insanlığa etkileri, düşünceleri ve manevi inanışlarıyla değil, yapıp ettikleriyle, pratik hayatı, yaşam biçimi ve amelleriyledir.



Yaratıcının kullarından beklentisinin ona dönük bir tapınma, ismiyle onu yüceltme gayreti olduğu inancı akıl dışıdır. Nitekim yaratıcının yüceltilmek de dâhil hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, Allah tüm eksikliklerden münezzehtir. Asıl itibarı ile kulluk, birebir kulun kendisi ve yaşadığı toplumla olan ilişkileriyle alakalı bir görevdir.



Asıl istenen, Tevhid ilkesinin hayata geçirilmesidir, bunun hangi isim ya da ideolojiyle ifade ediliyor olduğunun hiçbir önemi yoktur.



Perde yeniden açılmış, mücadele başlamış, adalet çığlıkları, isyan haykırışları göğe yükselmiştir.



“ÇAĞ dile gelsin!

İnsanoğlu kesinlikle ziyan içindedir; bundan hiç şüpheniz olmasın

Bu ziyandan, sadece inananlar, iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışanlar, hak ve adalet için el birlik olanlar ve el birlik güçlüklere göğüs gerip acıları paylaşanlar kurtulmuştur.” (Asr, 1-3)



İmam Ali’nin tüm zamanlara ışık tutan bir sözünü hatırlatarak yazımı tamamlayacağım.



“Mazlumun zalimden öç alacağı gün, zalimin mazluma zulmettiği günden daha çetin olacaktır!” (Nehcü’l Belağa, 7 .Bölüm, s. 438)



Ezilenlerin kurtuluşu, insanlığın özgürlüğe ve adalete ulaşması için mücadele eden tüm kardeşlere-yoldaşlara selam olsun…

29 Nisan 2010 Perşembe

YAPAY İSLAM OLGUSUNUN KAPİTALİZME KATKISI -Muhammed nur Denek

Yüzyıllardır zulüm, sömürü ve haksızlıklara uğrayan mazlumlar, yozlaştırılmış din anlayışlarına dayandırılan ihanetlerle aldatılmışlardır. İlahi dinler özünde, insanlığın toplumsal yaşam biçimlerini, ekonomik, siyasî vb. ilişkilerini, adalet ve sınıfsız toplum ilkeleriyle temellendirmektedir. Din olgusu, tarihi süreç içerisinde egemen sınıfların, zulüm ve haksızlıklarını onaylar biçimde tahrif edilerek kullanılagelmiştir. İslam peygamberinin mücadelesi, oldukça zor ve problemli bir dönemde gerçekleşmiştir. Nitekim o dönemin toplumsal yaşayış biçimlerine baktığımızda; zulümlerin, haksızlıkların ve sınıflar arası uçurumların tüm dünyayı etkisi altına aldığını görürüz. Yüzlerce yıl öncesinde dünyayı aydınlatan ilahî adalet dininin (Hristiyanlığın) yozlaşmalar sonrasında etkisizleştirilmesiyle dünya, içinden çıkılması oldukça zor bir kaos ortamı yaşamaktaydı. Peygamber’den önce Araplar, bir kısım çıkar ve mefaatler için Dîn-i Hanîf'i (Hz. İbrahim’in dinini) yozlaştırmışlar, tahrif etmişlerdi. Arap toplumu, haktan, adaletten uzaklaşmış bir toplumdu, zengin ve varlıklı aileler çok farklı bir statüye tabi idiler. Kuvvetliler zayıflara, âcizlere saldırıyor, elinde neyi varsa alıyordu. Köleler, esirler, akıl almaz şekilde işkencelere ve zulümlere maruz kalıyordu. Kadının cemiyette bir yeri yoktu. O, pazarlarda gezdirilen, para ile alınıp satılan basit bir eşya muâmelesi görüyordu. Öyle ki insanlar, kız çocukları olduğunda, diri diri toprağa gömüyorlardı, büyüdüğünde ellerinden alınıp, zenginlere satılmasın diye.
Dünyanın fesat sömürü ve adaletsizliklerle dolduğu böyle bir dönemde Peygamber hayatı boyunca, yeryüzünü yeniden yaşanılabilir, tüm insanların adaletle muamele gördüğü, sınıfsız, zulümsüz bir dünyaya çevirme mücadelesi göstermiştir. İlahi mesajı özüne dönüştürme sürecinin teorik anlamda tamamlanmasından kısa bir süre sonra, Peygamberin vefatı gerçekleşmiştir (kimi tarihçilere göre şehid edilmiştir). Peygamberin vefatı sonrası, pratik anlamda henüz tam anlamıyla hedeflendiği noktaya ulaşmayan, toplumsal adalet mücadelesinin, yozlaşma ve gerileme sürecine girdiği görülmektedir. Dönemin egemen, çıkarcı güçleri, önceki dönemlerde olduğu gibi, dinin tamamıyla ortadan kaldırılıp yasaklanması hâlinde, toplumların isyanının söz konusu olabileceğinin farkında idi. Dünyaperest egemenler, sömürü ve çıkarlarına engel olan, İslam (adalet) dinini karşılarına almak yerine, yozlaştırarak, zulümlerini onaylar bir inanç sistemi hâline getirmeyi tercih etmişlerdir.
Henüz Peygamber hayattayken başlayan bu ihanetler, vefatı sonrasında, daha da kendini göstermiştir. Emeviler döneminde iyiden iyiye kendini gösteren bu yozlaşmalar artarak devam etmiştir. Süreç içerisinde Kur’an ayetlerini çıkarları doğrultusunda tefsir ve te’vil etmişlerdir. İktidarlarını sağlamlaştıracak hadis ve rivayetler uydururken, zulüm ve haksızlıklarını yasaklayan hadis kaynaklarını toplatıp, ellerine geçirdiklerini yakarak yok etmişlerdir. Aleyhlerine hadis rivayet etmeyi yasaklamışlardır. Buna rağmen rivayet edenler olursa ya öldürmüş ya da toplumdan tecrit etmişlerdir (Abdullah bin Mes’ud - Cündüp bin Cünade ”Ebuzer” bunlardan bir kaçıdır).
İmam Ali, adil hilafeti döneminde toplumu ıslah mücadelesi göstermiş, süreç içerisinde toplumda yaygınlaşan adaletsiz gelir dağılımını, yaygınlaşan sınıf farklılıklarını ortadan kaldırma adına önemli adımlar atmıştır. Üç yıllık hilafeti döneminde, önceki halifelerin hatalı uygulamalarını ortadan kaldırma girişimleri, öncesinde iktidarın uygulamalarından çıkar sağlayan kimselerin, tefrika ve isyanlarına sebep olmuştur. Öyle ki bu kısa süre içerisinde sırasıyla Nehrevan, Cemel ve Sıffın (isyanları) savaşları gerçekleşmiştir.
Emevi hanedanı Peygamber hayatta iken, açığa çıkarmadıkları ihanetlerini, İmam Ali döneminde açıkça sergileyen bu kişilerin İslamı temsil adına kurdukları devlettir.
Emeviler ve Abbasiler, zulüm ve haksızlıklarla kurdukları ülkelerini genişlettiler, Arap medeniyetini ilerlet¬tiler ama, İslam'ın esasını ve kökünü, yani hükümet reisi ile halk arasındaki eşitliği, kardeşliği, beraberliği ortadan kaldır¬dılar. Zulüm ve haksızlıklarla halkı perişan ettiler. Arap ve Acem kargaşasını başlatıp, kendileri için heybet¬li saraylar yaptılar ve hükümeti halktan ayırdılar. Saltanat ve sabit hükümet, verasetle geçen devlet başkanlığı, İslam ölçüle-rine uygun değildi. Bunu kökleştirdiler, İslamî hükümet me¬todunu, İslamın toplumsal ilkelerini vb. tamamen tahrif ettiler.
Tarihi süreç içerisinde, İslam’ın yeniden anlaşılması ve toplumlara huzur, adalet, ve mutluluk getiren ilkelerinin hayata geçirilmesi adına, devrimci ayaklanmalar olmuşsa da ciddî bir başarı sağlanamamıştır. İmam Ali’nin hilafeti döneminde vermiş olduğu mücadele dönemin çıkarcı güçleri tarafından bin bir entrika ile engellenmeye çalışılmıştır. Nitekim şehadetiyle sonuçlanan adaletli yönetimi hâlen insanlığa ışık tutmaktadır. Sonrasında İmam Hasan, Emevilere karşı verdiği adalet mücadelesi sırasında zehirlenerek şehid edilmiştir. Hz. Hüseyin’in, dönemin müstekbiri Yezid hükümetine karşı göstermiş olduğu devrimci mücadelesi, Kerbela faciasıyla engellenmiştir. Ardından Tevvabin hareketi, Muhtar-ı Sakafi kıyamı, Zeyd bin Ali’nin kıyamı, Etruş kıyamı, Serbederan kıyamı, Fazlullah Hurufi hareketi vb. ayaklanmalar, zalim yönetimler tarafından engellenmiştir.
Egemen ve çıkarcı sınıfın yüzyıllarca, statüsünü koruma amaçlı (din adına) ortaya koyduğu bu zulümler ve cinayetler, İslam (İlahi Adalet) dininin, hakikatiyle anlaşılmasını oldukça zorlaştırmıştır. Bin bir ihanet sonucu, yozlaştırılırak insanlığa sunulan İslam, adalet dini olmaktan çıkmış, egemenlerin statüsünü koruyan bir muhafız hâline getirilmiştir.

Kapitalizmin toplumları kontrol etme projesi
Dünya coğrafyasında toplumlar üzerinde en etkin alan tarih boyunca din olgusu olagelmiştir. Din olgusunun tüm coğrafyalarda asıl itibarı ile sınıfsal farkları ortadan kaldırarak ezen-ezilen (mustazaf-müstekbir) ilişkisini yok etmeye, egemenlerin saltanatını yıkarak adaleti hâkim kılmaya dayalı prensipleri, sürekli olarak tahribata uğratılarak engellenmeye çalışılmıştır. Süreç içerisinde, insanlık tarihinin belirli kırılma noktalarında ilahî müdahaleler sonucu yeni uyarıcıların ve kutsal metinlerin gönderilmelerine duyulan ihtiyacın bu merkez hedefin insanlığa yeniden hatırlatılarak sınıfsal farklıklıların ortadan kaldırılması, adaletin tesis edilmesi adına tanrısal müdahaleler olarak dünyayı yeniden yaşanılabilir ve varoluşun kaçınılmaz gerekliliği olan sosyal adaletin mümkün olacağı bir diyar kılmak hedefini taşımaktadır.
Tarih toplumları zulüm, haksızlık ve sömürülerle yöneten egemenlerin, çıkarcı güçlerin defalarca kez bu müdahalelerine şahitlik etmiştir. Nitekim birçok uyarıcının, vahye dayalı ilahî öğreti ve müdahalelerin asıl amacı olan sosyal hedeflerinin, bir süre sonrasında amaçsız ve etkisiz bırakılmakla kalmayıp kişi ve toplumları politikleşme, adaletsizliklere müdahale etme hedefi yerine toplumları uyuşturma ve pazifize etme aracı hâline getirildiği görülmektedir. Bu türden ihanetlere uğramış olan toplumlar, genel itibarı ile süreç içerisinde etkisizleştirilmiş ve halkları bölerek birbirine düşürülmüştür. Bu tür toplumlarda ; ırk, kültür, din, mezhep, vb. algıların ortadan kaldırılmasıyla, devrimler gerçekleştirilebilmiştir., Zulmü ve sömürüyü gerçekleştirenlere karşı başarı sağlanabilmiştir.
Toplumların tarihlerini, yaşam biçimlerini ve sosyal ilişkilerini oluşturan en büyük etken din anlayışıdır. Menfaatperest, çıkarcı ve kapitalist zihniyetlerin, zulüm ve haksızlıklarını hayata geçirmelerinin, dine rağmen mümkün olmayacağını bilmelerinden dolayı, dini, İslam anlayışının kaçınılmaz sonucu olan sosyal adalet gerçeğinden ayrıştırma politikalarını hayata geçirmelerine sebep olmuştur. Bu ihanet, İslam dininin uyuşmasının asla mümkün olmadığı kapitalizmi doğal hâle getirirken, İslam’ın toplumsal hayata ilişkin yönlendirmeleriyle benzerlik gösteren sosyalizmi ötekileyen bir bakış açısı oluşmasını sağlamıştır. Kapitalist müstekbirler bununla birlikte, insan aklının ortak kabulü ve dinin temel hedefi olan sosyal adalet ilkesinin kaçınılmaz kurallarını dinsiz ve dini dışlayan bir felsefeye mahkum etmişlerdir. Ateist ve maddeci felsefeye hapsedilen adalet ilkesi bu yolla toplumlarda etkisizleştirilmiştir. Böylelikle toplumlarda politikleşerek hak arama mücadelesi gösteren, siyasî bilinci oluşmuş, zulme ve haksızlıklara karşı mücadele etmeye aday devrimciler, dinden ayrıştırılmış olmalarından dolayı etkisizleştirilirken, dindar, inancında samimi, iyi niyetli kimseler de özel mülkiyetin meşrulaştırılması, artık değerin helal sayılması, paranın gelir getiren bir metaya dönüştürülmesi vb. tahrifler sonucunda mücadeleden çekinir hâle gelmiş, hak arama talebinde bile bulunmaktan caymışlardır. Üstelik toplumsal adalet uğruna verilen mücadeleye vurulan bu darbe öylesine etkili olmuştur ki, yüzyıllardır egemenlerin zülüm ve sömürülerini, şiddetini arttırarak yaygınlaştırmaları engellenememektedir.
İlahi vahyi dikkate alan dindarların, ya da toplumsal sömürünün (kapitalizmin) insanlık dışılığını fark etmiş olan tüm insanların, ortak bir mücadelede dinli ya da dinsiz tüm kapitalistlere karşı savaşımı kaçınılmazdır. Aslına bakılırsa bu merkez mücadele ilahî buyrukların da hedefini tam olarak ortaya koyacak, gerçekleştirecek tek çıkış yoludur. Açlığın ortadan kalktığı, mutlu, huzurlu, insanca ve adaletin yaygınlaştırılıp yaşanılacağı bir dünyayı, bilimsel ve ilahî hakikatleri çok net görebilecek olan özgür, kapitalizm zulmü altında ezilmekten kurtarılmış insanlar yaratacaktır.

Siyasal İslam’ın etkisizleştirilmesi
Günümüze baktığımızda siyasal İslam’ın tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan bir olgu olmadığını, İslam’ın başlangıcından itibaren bir toplum ve devlet düzeni olarak varlığını sürdürdüğünü görürüz. Zaman içerisinde toplumsal ve sosyal bir takım dinamiklerle harekete geçen İslamî akımların varlıklarını ortaya koydukları toplumlarda çok da etkin olamamaları uzun yıllar apolitik, mistik bir tavır sergileyen, ruhban sınıfların, dindar toplumları etkileri altına almış olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu sınıfların ortaya çıkışları Peygamber’in vefatı sonrasında başlayan bozulma sürecinin devamıdır. Emevî, Abbasî dönemlerinde artarak devam eden ihanetler, İslam dininin özünde barındırdığı sınıfsal mücadele ve hak arayışı taleplerinin dahi din dışı olgular olarak algılanmasına yol açmıştır.
Önceki sınıfsal sistemlerin fakihlerinin yaptığı en büyük iş hükümleri ayet ve hadisleri iktidarları destekler bir yaklaşımla yorumlamaları ve tevil etmeleridir. Bu kayıtsızca davranışların neticesinde bu alanda ortaya koydukları en büyük ihanet, bu ayet, hadis ve hükümlerin ekonomiyle ilgili olanlarını mümkün olduğu kadar varlıklı sınıfın yararına tefsir etmek ve yorumlamak olmuştur. Çalışmadan, üretmeden, emek sarf etmeden mülkiyet sahibi olunabileceği yönünde hukukî bir temel ve fıkhî bir kural oluşturmuşlardır. Sonra “İnsanlar kendi malları üzerine yetkilidirler” hadisini de malı olmayanın aleyhine ve mal sahiplerinin lehine tefsir ettiler. Böylece fetva, içtihat ve hüküm çıkarmak için bir temel oluşturdular; mal, mülk düşkünlüğünü, altın ve gümüş yığmayı, servet biriktirmeyi, özel mülkiyeti, sermayeye tapmayı reddeden; ürünün işi yapana ait olduğunu beyan eden, eşitlikten bahseden, bunu tekrar tekrar belirten ve tekid eden onca ayet, rivayet, Kur’an kıssaları, hadisler, sahabenin beyanları ve uygulamalarına rağmen bütün bunları sadece ‘irşad amaçlı’ yani tavsiye ve nasihat amaçlı ahlakî durum olarak ele alınıp yorumlandı. Bunların fıkha girmesine bile müsaade edilmedi ve sadece İslam ahlakı kapsamına alındı. Zenginlerin çıkarlarına tevil ve tefsir edilebilecek ekonomik esaslar ise, fıkhî hükümler, uygulanması gereken kurallar ve ilahî emirler olarak günümüze kadar taşındı. Oysa yoksul ve mahrumların yararına olan ekonomik esaslar; ahlakî değerler, manevi temeller ve irşadî tavsiyeler olarak yorumlandı. Dini temelinden sarsan bu ihanetlerin etkilerini, günümüze dek ortaya çıkan İslamî yapılanmaların büyük çoğunluğunda görmekteyiz.
Egemen sınıflar tarafından, zulme uğrayan Müslüman halkların direnmesini önlemek için insanlar arasında suni (yapay) ayrımlar yaratılmıştır. Mezhepsel, ırksal, fikirsel vs. ayrıştırmaların bu toplumlar içerisinde oldukça yaygınlaşması, beraberinde kendi kendini idare edemeyen, toplumsal sorunlarını çözmekten aciz, dışa bağımlı, güçten düşürülmüş Müslüman halkları oluşturmuştur. Ortaya çıkan bu olumsuz sonuç Müslüman halkların yaşadığı toplumlarda, yapay ayrıştırmaların bertaraf edilmesi, adalet, eşitlik, sınıfsal farkların ortadan kaldırılması temelinde ortaya konacak, sosyal adaletçi (gerçek İslamcı) örgütlenmelerin oluşmasını, güçlenmesini ve etkinlik sağlamasını da zorlaştırmıştır (neredeyse imkansız kılmıştır).
Bu biçare mustazaf halklar yüzlerce yıl etkisi altında kaldıkları zulüm ve baskılar sonucunda yanlızca dinlerini değil, doğal kaynaklarını, kültürlerini, tarihlerini ve hatta kimliklerini dahi kaybetmeye mahkum olmuşlardır. Emperyalizmin kölesi ve sömürgesi hâline dönüştürülerek tamamıyle asimile edilmekle yüzyüze bırakılmışlardır. Çoğunlukla Müslüman halkların yaşadığı bu toplumlarda gerçek anlamda siyasal İslamın varlığını ortaya koyabilmesi mümkün olmamıştır. Ancak bu alanın boş bırakılmasının tehlikeli olacağının farkında olan çıkarcı güçler, siyasal İslam kisvesine bürünmüş, emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmekten başka hiçbir işe yaramayan örgütlenmelerin kısmî olarak önünü açmıştır. Bu toplumlarda sosyal adalet mücadelesi veren İslamî yapılanmalar oluşturulmaya çalışılmışsa da kısa sürede ya yok edilmiş, ya da güçlenmeleri ve etkin hâle gelmeleri, niteliklerini kaybetmeleriyle mümkün olmuştur.

İslamî oluşumlara dair
Dünya Müslümanlarının içine düşmüş oldukları yozlaşmalar, dini temelinden etkileyen hayati unsurlar olarak ortaya çıkmaktadır. İslamî toplumların çırpındıkça batmaları, din temelinde elde ettikleri toplumsal çıkarımları kaybederek depolitize olmaları, daha fazla asimile olmaları sonucunu doğurmuştur.
Bu hâliyle temelleri sarsılmış, özünden uzaklaştırılmış, ilkesizleştirilerek bir bakıma unutulmaya terkedilmiş anlayışlarla sosyal adaleti sağlayacak, siyasî oluşumlar ortaya koymaları, toplumsal sorunlara çözüm üretebilecek siyasî yapılar kurmaları imkansızdır.
Tarihsel asimilasyonun yok ettiği değerleri ortaya koyabilmek adına, ekonomik, kültürel, toplumsal vb. alanlarda İslam’ın tüm sorunlara çözüm getirebileceği gerçeğinin farkında olan birtakım kimseler, yaşamış oldukları coğrafyalarda; örgütlenme, Müslüman halkları yeniden asıl kimliklerine kavuşturma mücadelesi vermişlerdir. Yakın tarihte İkbal, Teleğani, Sadr, Şeriati gibiler yeniden diriliş ve aslına dönme adına ciddî adımlar atmış öncü kişilerdir. İslamî coğrafyalarda etkisini gösteren bu haykırışlar sonucu ortaya çıkan yapılanmalar, kendilerini oldukça kompleks vakaların içinde savunmasız ve hazırlıksız olarak bulmuşlardır. Nitekim ya kendi içlerinde kontrolü sağlayamadıkları için ya da dış etkenlerin sızması ve bu hareketleri emperyalist çıkarlar doğrultusunda yönlendirmeleriyle etkin olmaları engellenmiştir.
Mısır’da başta Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) olmak üzere o coğrafyanın dindar kesimlerini temsil eden oluşumların hâlen varlıklarını sürdürdüklerini görmekteyiz. Ancak yılların birikimi olarak ortaya çıkan bu yapılanmaların onca tecrübe ve olanaklarına rağmen, Amerikan güdümünde olan kukla Mısır yönetimini deviremediğini görmekteyiz. Elbette Mısır’ın en güçlü örgütü olan Müslüman Kardeşler hareketinin önderi Hasan-el Benna’dan günümüze kadar geçirdiği evreleri de gözardı etmememiz gerekir. Günümüzde hâlen Mısır meclisine girme çabaları sarfeden bu hareketin, ekonomik ve siyasî örgütlenmeleri, irşat ve tebliğ çalışmaları yaptıkları görülmektedir. Ancak göstermiş oldukları tüm bu çabalar çoğu zaman Ezher ulemasının kapitalist sömürüyü onaylar açıklamalarının gölgesinde kalmaktadır. El-Ezher ulemasının bu işbirlikçi tavırları o bölgede faaliyet gösteren tüm İslamî hareketleri etkisizleştirilerek, Mısır halkının Amerikan emperyalizmi karşısında güçsüz bırakılarak sömürülmesine sebep olmaktadır.
Cezayir halkının kendi içerisinden çıkardığı oluşumların, bir dönem Fransız sömürüsünü temsil eden rejim ve yandaşlarıyla mücadele ettiklerini görmekteyiz. Sonrasında FİS’in seçimleri kazanması, Fransız ve emperyalist güçlerin müdahale ve kışkırtmalarına zemin hazırlamış, bununla da kalmayıp, Cezayir halkının iç savaş nedeniyle daha da yoksullaştırılması söz konusu olmuştur. Cezayir örneği, İslamî oluşumların temel sorunu olan ilkesizleştirme problemini ifşa eden ciddî bir olgu olmuştur, FİS yapılanma sürecinde sınıfsal mücadeleyi öncelemek yerine, sınıf farklılıklarını yaratan özel sektörü savunmuş, rekabeti teşvik etmenin gerekliliğini öne sürmüştür. Nitekim kapitalist yöneticilerin yıllarca dini içten içe yok etme adına ortaya koydukları, sosyalizm yerine kapitalizmi dinden sayan FİS ve benzeri oluşumların emperyalist güçler karşısında toplumsal değerleri ayakta tutmalarını olanaksızlaştırmıştır.
Pakistan’da da buna benzer gelişmeler görülmektedir. Hindistan’dan sırf Müslümanların kendi devletlerini kurup kendileri yönetmeleri adına ayrılarak kurulan Pakistan, Müslüman halkların yaşadığı ama bir türlü Amerikan emperyalizminden kurtulup iktidarı ele geçiremedikleri ülkeler arasında yer almaktadır. Bu ülkenin halkı da sahip oldukları yozlaştırılmış din anlayışı sebebiyle, Pakistan genelinde sosyal adalet ilkesini temel alan bir oluşumu var etmekten yoksun kalmıştır. Bir türlü başarı elde edememelerinin yanısıra günden güne fakirlik ve yoksulluğun arttığı da görülmektedir.
İran’da devrimle neticelenen uyanış ve direniş hareketinin, uzun yıllar verilen zor ve meşekkatli bir mücadele sonucu, o dönem Amerika’nın Ortadoğudaki en etkin uşağı olan Şah’ı devirerek iktidara geldiklerini görürüz. 1979 Devrimine kadar süren mücadelede İran halkının emperyalizme ve Amerikan uşaklığına karşı oldukça ciddî mesafe alması, sınıfsal mücadelenin gerekliliğinin anlaşılmasını sağlamasıyla, İslam dünyasına örnek olmuştur. Emperyalist güçler karşısında başarının imkansız olmadığını ortaya koymuşlardır. İran İslamî hareketlerini başarıya götüren en önemli etken; Ali Şeriati, Ayetullah Teleğani vb. âlim ve aydınların sosyalist yapılanmalarla bir araya gelerek sınıf temelinde, sosyal adalet mücadelesi göstermeleri olmuştur. Ancak devrim sonrası, devrimi ortaya çıkaran bu etkenlerin sınırlandırılması sonucunda İran halkının sosyal adalet’i talep eden kısmî ayaklanma ve itirazları görülmektedir. Devrim sonrası toprak reformu ve adaletli gelir vergisinin gündemden çıkarılması sonucu zengin fakir kutuplaşmasının sürdüğü görülmektedir.
Uzun yıllardır Lübnan’da faaliyet gösteren ve halkın da desteğini yanına alarak mesafe katetmeyi başaran Hizbullah, İmam Musa Sadr tarafından Hareket-i Mahrumiyye (Mahrumlar Hareketi) olarak sınıfsal mücadelenin ön plana çıkarıldığı bir halk hareketi olarak faaliyet göstermiş ve oldukça etkin hâle gelmiştir. Günümüzde Amerikan karşıtlığının temsilcisi hâline gelen, İran tarafından desteklenen Hizbullah’ın siyasî lideri Fadlullahın’da söylemlerinde ve pratik mücadele alanında sosyal adalet olgusunu temel aldığı ve dünyada Aydınlanmacı pozitivist etkiler altında İslam aleyhinde önyargılı olmayan sosyalist ve antiemperyalist oluşumların takdirini aldığı görülmektedir.

Türkiye’de siyasal İslam süreci
Osmanlı’nın yıkıntıları arasında yükselen Cumhuriyet halkı, dini kullanarak sömürdüğünü iddia ettiği din adamlarını idamlarla katlederken, diğer yanda Müslüman halkın olası devrimci mücadelelelerine engel olmak adına, dinî alanda halkı yönetip yönlendirecek olan işbirlikçi din adamlarını da yedeklemeyi unutmamıştır. Cumhuriyet İstiklâl Mahkemeleriyle Osmanlı döneminde dinsizlikle, anarşistlikle, solculukla suçlanarak katledilen birçok devrimci din âliminin kalıntılarını da ortadan kaldırmıştır. Emperyalist ve kapitalist sömürüyü dikkate almaksızın, şekilcilikten öteye geçmeyen bir din anlayışını ortayan koyan âlimlerin varlığını ise tehdit olarak görmemiştir. Nitekim bu tarz bir din anlayışının toplumu sindirmede ciddî katkıları olmuştur. Ezilen ve sömürülen halkın siyasetten uzak tutulmasını sağlamanın yanısıra, hak talebinde bulunmanın, iktidara isyan etmenin haram sayılmasıyla da yozlaştırılan din anlayışı, kapitalizmin hizmetine sunulmuştur. Hatta şu anda da âlimler ve din adamları hâkim sınıfla uzlaştığı için gerçek âlimleri ve İslam'ı toplumda lekelemiş, sevilmez bir hâle getir¬miştir. Bugün halk bazında gerçek âlimlere ve İslam'a olan antipatinin nedeni din adamlarının hâkim sınıfla uzlaşması ve entegrasyon içine girmesidir. Sosyalistlerin, Müslümanları iflah olmaz kapitalizm yanlısı sağcı olarak görmeleri de devletin zulüm ve haksızlıklarını görmezlikten gelerek kutsayan yanlış din anlayışının sonucudur (oysa ki İslam dini, haksızlık ve zulme asla sessiz kalmamayı emretmektedir).
Cumhuriyetin ilanı sonrası, sosyal hayattaki devrimler ve birtakım din adamlarının ihaneti, halkı çok büyük bir sinmişlikle başıboş bırakmış ve iradesizleştirilmiş bir topluluk olarak geleceğe taşımıştır.
Halkı siyasetten ve siyasî düşünmekten uzaklaştıran bu tür faaliyetler bir dönem etkinliğini sürdürmüştür. Sonraki dönemlerde İslam’ın kamusal ve siyasî alanda bulunması kaçınılmaz hâle gelince o alanları da kontrol altına almak adına alternatif yapılara ihtiyaç doğmuştur. Yeterliliklerini yitiren şekilci yapıların yansıra kapitalizmle barışık ama siyasî alanda İslamı temsil iddiasında olan Millî Görüş hareketi yükseldi. Ancak bu iki yapıda hâlen ihtiyaca binanen kullanılmakta ve o alanları boş bırakmamaktadır.
Süreç içerisinde, özellikle İran Devrimi sonrasında bir takım rejim karşıtı söylemleriyle adından söz ettiren İslamî yapılanmalar olmuşsa da ciddî gelişmeler kat edememiş, kısa sürede engellenmişlerdir. İslam dininin özünde var olan sosyal adaleti, sınıfsız toplumu, antiemperyalizmi, antikapitalizmi, huzuru ve kardeşliği, sömürüye karşı devrimci bir ruhla dillendiren şahıslar ise, diğer yaygın yapılanmaların gölgesinde kalarak etkisiz ve güçsüz bırakılmışlardır.
İran Devrimi sonrasında, devrimin yansımalarının etkilerini yok etmek adına Türkiye’nin doğusunda Hizbullah, diğer bölgelerdeyse Hizbu-t-Tahrir ve benzeri yapılanmalar rejim tarafından örtülü olarak desteklenmiştir. Ne acıdır ki emperyalist güçlerin önlem almak zorunda kaldığı İran devrimi zaman içerisinde zulme isyanın değil, yaygınlaşarak devam eden mezhep taassubunun temsili hâline getirilmiştir. Düzenle barışık Sünni yapılanmaların etkilerini kısmen kaybetmesiyle kaygılanan sömürü güçleri, günümüzde Şiî yapılanmaların önünü açmaktadır, olası bir devrimci sınıf mücadelesinin önünü mezhepsel tefrikalarla yok etme adına olsa gerek.

Ilımlı İslam aldatmacası
Bugün her ne kadar “İslamcı gruplara karşı Ilımlı İslam. Ve ben bunun merkeziyim” (Aydınlık Dergisi, 28 Mart 2004, 871, 10.s.) diyen Fethullah Gülen bu sözlerle dünyaya kendini bu ekolün mucidi ve öncüsü olarak tanıtarak bir yerlere mesaj gönderip bu işin merkezi olduğunu ilan etmişse de “Ilımlı İslam” denilen uyduruk bir düşüncenin geçmişi çok eskilere dayanır.
Bu ekol, İslam hareketinin karşı devrimcilerinin (Ebu Süfyanoğlu Muaviye’nin, Kab’ül Ahbar’ın, Amr el-As’ın, Ebu Hureyre’nin vs.) mirası olup bugün Amerikan emperyalizmi tarafından yeniden alternatif din olarak İslam âlemine sunulmaktadır.
Emperyalizm (sosyal adalet) İslam anlayışını tamamıyla ortadan kaldıramayacağını anlamıştır. Bundan dolayı toplumun egemen sınıflarını da yanına alarak geçmişte olduğu gibi, dini doğrudan doğruya reddetmeyen fakat inanç sistemlerini körelten metotlara baş vurmuştur. Dolayısıyla adalet anlayışına bire bir tavır almak yerine çok daha kötü, çok daha iğrenç oyunlara baş vurmaya başlamıştır. Eski metodun yerine şimdi İslam memleketlerinde İslam kıyafetine bürünmüş Fethullah Gülen ve AKP tarzında birtakım yapılanmaları ortaya koymuştur.
Kendisini Müslüman olarak tanıtan ve dinî inançlara hürmet ettiğini belirten cemaatler ve sistemler ile zavallı halk, Müslüman bir cemiyette yaşadığını sanıp bütün bu hâllere boyun eğmektedir. “Öyle değil mi ya? Bir takım ‘hoşgörülü’ kimseler namazlarını kılmıyorlar mı? Oruçlarını tutmuyorlar mı? Onlara karışan var mı?
“Şayet bu halklar içerisinde, o oyunlara gelmeyen ve müsaade etmeyen, sahte din adı altında zerkedilen uyuşturucu maddelere kendisini teslim etmeyenler olursa, Allah’ın kelâmını değiştirerek din namına maskaralıklara vasıta olanlara müsaade etmeyen, açıkça küfrün ifadesi olan hükümleri İslam adına kabul etmeyen, fasıklığı, facirliği ve kapitalizmi ilericilik, yenilik adı altında kabullenmeyen bir kitle var ise... Evet bu saydığımız vasıflara sahip bir kitle, toplum içerisinde varlığını koruyabiliyorsa, işte bu şer kuvvetleri o kitlenin üzerine tüm güçleriyle saldırırlar. Bir takım yalan ve ithamlarla onları bastırmaya çalışırlar. Bütün bunların yanısıra beynelmilel basın ve yayın vasıtaları, haber ajansları bütün bu baskı vasıtaları karşısında kör, sağır ve dilsiz gibi hiçbir şey konuşmadan susarlar, görmemezlikten gelirler ve hiçbir şey duymamış gibi olurlar…” (Kutub 1993: 74).
Durum böyle olmasına rağmen bir takım bilinçsiz Müslümanlar da yanılgıya düşerek zulümle adalet arasındaki bu savaşın dünyevî bir savaştan ibaret olduğunu varsayarlar. Büyük bir sindirilmişlikle, dinî ve ahlaki sorumluluklarını yerine getirmektense, gidip basit meselerle meşgul olurlar. Şekilcilikten öteye geçmeyen bir din anlayışıyla, küçük kötülükleri ve günahları bertaraf etmek için çalışırlar. Bu alanda üzerlerine düşen vazifelerin hepsini yaptıklarını zannederler.
İşte bu nedenle açıktan değil gizli, tanrısızlıkla değil tanrıyla, dinsizlikle değil din’le (Ilımlı İslam’la) geliyorlar. Hem de yanına bel’am âlimleri ve ihanet içindeki bir takım idarecileri alarak.
Tüm bunların ötesinde, yalnız ülkemizde değil, tüm dünyada yaşanan küresel kaos ortamının ortadan kaldırılmasının, özellikle Müslümanlar adına yaşanan bunca talihsiz tecrübeler sonrasında zalim-mazlum, ezen-ezilen, mustazaf-müstekbir vb. kutuplaşmaların yok edilmesi temelinde verilecek bir sınıf mücadelesiyle gerçekleşeceği kanaatindeyim.
Müstekbirlerin, dini yozlaştırarak yanlarına almasına destek olmak yerine, adaleti temel alan bir bakış açısıyla kucaklaşmak ve tek yumruk olarak zulmün üzerine yürümek gerekir. Ancak bu temelde dinli ya da dinsiz tüm kapitalistlere karşı ortaya konacak bir mücadele, ilahî dinin gerekliliği olan, yeryüzünün herkes için yaşanılabilir bir diyar kılınmasını sağlayacaktır.
Vesselam...


Kaynakça
Kutub, Seyyid. 1993. Fi Zilal-il Kur’an. Tercüme Emin Saraç, İ. Hakkı Şengüler, Bekir Karlıağa. Cild: 5. İstanbul: Birleşik Yayınları.
"Doğudan dergisinin Türkiye'de İslam ve kapitalizm konulu 15. sayısında yayınlanmıştır"02/2010

İSLAM VE SOSYALİZM--------------------Muhammed Nur DENEK

İslam, toplumlarda huzur ve adaleti yaygınlaştırmak, eşitlik ve özgürlüğü sağlamak, bu uğurda mücadele etmek, bu yolu benimsemek ve yaşamak demektir. Sol ya da sağ ifadeleri ise insanlık tarihinde, var olanı benimseme ya da reddetmeyi ifade eder. Ancak bu anlam zaman içerisinde bu halinden çıkıp bir takım ideolojilerle bağdaştırılır hale gelmiştir.

Günümüzde ideolojik kavramlar haline gelmiş olan bu ifadeler muhalefet yada iktidarı ifade etmek yerine; farklı çevrelerde farklı anlayışlarla içi doldurulmaya çalışılmıştır. Muhafazakar kesimlerce; solculuk dinsizlik, sağcılık muhafazakarlık olarak algılanırken, milliyetçi çevreler bunu vatanseverlik ya da vatan hainliği olarak algılamıştır, benzeri algılar hep iki kutuplu bakış açılarının sonucudur. Siyasal islami kimlikleriyle öne çıkaranlar ise dünyadan kopararak teolojiye mahkum ettikleri tanrı inançları sebebiyle, ne sağcıyız ne solcu diyerek ikisini de dışlama yoluna gitmiştir -oysa ki din hayatın içinde olmalıdır ve doğal olarak da toplumsal ilişkileri şekillendirmelidir-. Bu algıların tamamı aslında yaygın olanın, azınlığa bakışının sol şeklinde ifadesi sonucu oluşmaktadır. Bu anlayışlar zaman içerisinde artık iki farklı anlayışı ifade eder hale gelmiştir. Solculuk, sosyalizm, toplumculuk ve paylaşım, sağcılık ise kapitalizm, bireysel mülkiyet, sınırsız zenginlik ve fakirlik anlamlarını ifade etmektedir.

Bu anlamlarıyla bu iki ekonomik sistemi kendi içlerinde değerlendirdiğimizde birbirine zıt olan iki yapıyla karşılaşırız. Bu iki yapıyı kısaca incelediğimizde İslam’ın toplumsal ekonomik yapıya bakış açısının sosyalizme benzerlikleriyle yüzleşiriz. Sosyalizm, İslam değildir itirazlarını yükselten bazı kesimler aslında ciddi bir demagoji yaparak olayın anlaşılması endişesini taşımaktadırlar. Nitekim İslam’ın ekonomiye bakış açısının bir benzeri olan sosyalizm –müslüman olmadan önce kapitalist olan çıkarcı kimseleri oldukça korkutmaktadır-.

Kısaca inceleyecek olursak; Sosyalizm veya toplumculuk, iktidar ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edildiği bir toplum fikrine dayanan ekonomik sistemdir. Sosyalizm şu anda gerçek anlamıyla hiçbir ülkede uygulanmamaktadır. Sosyalizmin uygulanacağı bir toplumda ortak mülkiyet ve halkın ortak yönetimi bulunacaktır. Hiçbir yapı, iktidar ya da kişi topluma dikta edemeyecektir. Üretim kâr amaçlı değil, yanlızca ihtiyaç için yapılacaktır. Sosyalizmin uygulanacağı toplumlarda mal-mülk sahibi kişiler olmayacak, her şey herkese ait olacaktır. Dolayısı ile topluma kargaşa ve kâr amaçlı çatışmalar değil kardeşlik ve huzur hakim olacaktır. Sosyalizmin en temel ifadesi; herkesten yeteneğine göre almak, herkese ihtiyacına göre vermek ilkesidir.

Kapitalizme gelince; Kapitalizm (anamalcılık/sermayecilik), özel mülkiyetin, üretim araçlarının büyük bir bölümüne sahip olduğu ve işlettiği, yatırım, dağılım, gelir, üretim, mal ve hizmet fiyatlarını piyasa ekonomisinin belirlediği sosyal ve ekonomik sistemdir; fiyatları arz talep dengesi belirler, dolayısıyla emeğin belli bir değeri yoktur. Bu sistemde genellikle bireylerin ya da grupların oluşturduğu tüzel kişiliklerin ya da şirketlerin emek, yer, üretim aracı ve para ticareti yapabilmeye hakkı vardır. Kapitalizm şu anda hemen hemen tüm ülkelerde var olan sistemin adıdır. Bu sistemde tüm üretim ve dağıtım araçları (toprak, fabrikalar, bürolar, ulaşım araçları, basın vb.) bir azınlığın, zengin sınıfın tekelindedir. Tüm zenginlik, kafa ve beden gücünü, maaş ve ücret denilen bir fiyat karşılığı kapitalistlere satan emekçiler tarafından üretilmektedir. Bu üretimin amacı pazarda belli bir kâr ile satılabilecek mal ve hizmetler yaratmaktır. Zengin sınıf lüks ve şatafatlı yaşantısını, emekçi sınıfı sömürerek devam ettirir. Yani para ve imkan sahibi olan azınlıklar, mahrum bırakılmış olan çoğunluk üzerinde sulta kurar “öyle ki paranız nispetinde sağlık ve eğitim hakkınız olur, paranız yoksa yaşama hakkınız da yoktur”.

Sağ ve sol ya da kapitalizm ve sosyalizmi kısaca inceledikten sonra şimdi İslam’ın toplumsal ekonomik yapıyı nasıl belirlediğini inceleyelim.

Mal sahipliği ihtiyaçla sınırlıdır, mülkiyet otorite ve sahip olma gücü anlamına gelir. İnsanın gücü ve otoritesi sınırlı olduğundan dolayı hiçkimse “sermaye ve mülk konusunda” kendini mutlak malik ve tam bir sahip olarak görmemelidir. Mutlak mülkiyet ve kesin sahiplik, insanı ve diğer bütün varlıkları yaratan ve onları kontrolünde tutan Allah’a aittir, o hâlde insanın mülkiyet hakkı asıl sahibi olan Allah’u Teala’nın izin verdiği miktarda ve kendisine bahşedilen akıl ve özgürlük kapasitesi ile sınırlıdır. Allah tektir ve hiçbir şeye muhtaç olmayan sadece O'dur. İhtiyaç içinde olan insandır. Toplumsal adalet, cimrilikle veya para ve malları toplum hizmetinin dışında bırakmakla değil, ancak Allah için, “yani yarattıklarının hizmetinde”, harcamakla elde edilir. Böylece İslâm, kazanma ve harcama faaliyetlerine halkın refahını yükseltecek biçimde, bir yön vermektedir. Allah’ın birliğine teslim olan insanın, bir parçası olduğu dünyanın adil, kudretli bir güce ait olduğunun daima bilincinde olmasını sağlar. Kuran’da yeryüzü ve kaynaklarının Allah’a ait olduğunu açıkça ifade eden birçok ayet vardır. Bu kaynakları insanlığın emrine veren O'dur. İnsan bu konumuyla Allah’ın yeryüzündeki halifesidir, mülkün mutlak sahibi olamaz. Halifesi olduğu mallarda toplumun haklarına riayet etmek zorundadır, aksi hâlde malı sahiplenmeye kalkarsa toplumun hakkını gasp etmiş olur ve cezalandırılır (hırsız hükmündedir).

Kur’an ayetlerinden çıkarılan sınırlı ve izafî mülkiyet ilkesine göre insan ne mutlak maliktir ne de yeryüzünün tam sahibidir. İnsan arzu ettiği ölçüde sermaye biriktirme hakkına sahip olamayacağı gibi, kendi seçtiği herhangi bir yolla maddi zenginlik de elde edemez. Gerçekten yeryüzünün tüm zenginlikleri Allah’a aittir ve insan onun vekili ve hizmetçisidir.

Bu sınırlı ve toplumsal zenginliğin hayata yansıması şu kurallarla sağlanabilir;

1- Toprak ve tabiî kaynaklar hiç kimsenin şahsî malı olamaz. Bütün insanlara aittir.

2- Kişi, toprak ve tabii kaynaklar üzerinde, ancak onları topluma verimli ve yararlı bir şekilde kullanırsa, üretmiş olduğu ürünler ve mallar üzerinde toplumun haklarını gözetirse, kullanım hakkına sahip olabilir.

3- İnsanların ihtiyaçlarından fazla sermaye, para, altın, mülk biriktirmesine izin verilmez. Mal ve sermaye (kapital) biriktirme sınırsız olursa, mal ve sermaye sahipleri aşırı güçlenirler ve hayatın zaruri kaynaklarını da tekellerine alarak toplumun diğer fertlerini zor durumda bırakırlar.

İslam, birey ve toplum için zararlı veya faydasız olan harcamaları yasaklar. Bunlar İslam’ın toplumsal ekonomiye ilişkin bir kısım ilkeleridir.

İslam dini, tabiattaki tüm canlı ve insanların doğal şartlar ya da toplumsal ilişkilere dayalı olarak birbirlerinden farklı yetenek, zeka ve özelliklere sahip olmalarının, yeryüzü imkanlarını kullanmada farklılığa yol açmaması gerektiğini bildirir. Yaratılışta ya da yaratılış sonrası toplumsal ilişkiler sonucu hiçkimse sermaye, yetenek ya da yüksek tahsil görmüş olması sebebiyle diğer insanlardan üstün olmamalıdır. Bu özellikler insanların bir diğerine karşı üstünlüğü ya da eksikliği olarak yansımamalıdır. Aksi takdirde bu zulüm olur, İslam dini bu durumu şirk olarak nitelendirir. Nasıl ki, bedensel ya da zihinsel engelli bir insan bu vasıfları sebebiyle alçak görülmemeliyse, aynı şekilde yetenek, beceri, cinsiyet vb. farklılıklar da üstünlük ya da eksiklik olarak anlaşılmamalıdır, yeryüzü imkânlarını kullanmada insanlar eşit hale gelmelidir. İslam, bu eşitliğin sağlanmasını “tevhid” olarak nitelendirmektedir.

“...yanınızdakilerle eşit hale gelmiyorsunuz, Allah’ın nimetini inkar mı ediyorsunuz?” (Nahl, 71)


“Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin.” (Bakara, 188)

“Servet içinizdeki zenginler arasında devreden bir mal olmasın. (Haşr, 7)

İslam dini, sınıfsal farklılıkların oluştuğu toplumları “müşrik toplum” olarak nitelendirmekte ve men etmektedir.

“Şüphe yok ki, Firavun yeryüzünde (ülkesinde) büyüklük taslamış ve ora halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir kesimi eziyor, oğullarını boğazlıyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu. Şüphesiz o bozgunculardandı. Biz ise, istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım.”(Kasas, 4-5)

İslam dininin toplumsal ekonomiye bakış açısının temel ilkelerini oluşturan bu açıklamalar, sosyalizmin temel ilkesini oluşturan “herkesten yeteneğine göre almak, herkese ihtiyacına göre vermek” ilkesiyle İslam’ın ekonomik ilkelerinin bağdaştığını göstermektedir. Oysa kapitalizmin bencilliğe, çıkarcılığa dayalı, insanların bir kısmını zenginleştirirken diğerlerini fakirleştiren, sınıflara bölen zulüm sistemini de şirk olarak ifade etmekte ve kesinlikle reddetmektedir. Dolayısıyla İslam dini, sosyalizmi kapsarken, kapitalizme şiddetle karşı çıkar.


[02.04.2010'da Evrensel Gazetesi'nde yayımlanmıştır]